Kanser söze dökülünce başlıyor

17 yıl önce meme kanserine yakalanan ve başarılı bir tedaviyle hastalığı yenen, Mart 2009’a kadar sürecek olan “Annemle Biz Kanseri Yeneriz” kampanyasının yüzü, ünlü oyuncu Serra Yılmaz, 36 yaşında çıktığı yolculukta kendisini en çok insanların zorladığını söylüyor. “Mide bulantılarını, halsizliği, ağrıları ve acıları çabuk unutuyorsunuz ama insanların hissettirdiklerini unutamıyorsunuz. Önceden etrafınızda olanların bir anda uzaklaştığını görüyorsunuz. Bu, sanki üzerinizde ölümü taşıyormuşsunuz gibi bir duygu” diye konuşuyor. “İnsanların düşüncesizliğinin sınırsızlığı beni hep hayrete düşürmüştür ama hasta olunca bunu daha çok gördüm” diyen Yılmaz, “Annemle Biz Kanseri Yeneriz” kampanyasıyla bir taraftan meme kanserine dikkati çekiyor, diğer taraftan da başkalarının hastalığına tanık olanlara, yani kanserle birebir yüzleşmeyip ona dışarıdan bakanlara çarpıcı mesajlar veriyor.
Hem özel hem sosyal hem de iş hayatında zor günler yaşatacak olan kitle, Serra Yılmaz’ın kapısını, genç bir anne iken çalmış. Kitleyle yeni bir güne uyandığında tanışan Yılmaz o anı şöyle anlatıyor:“Bir sabah yatakta gerinirken fark ettim. Elime geldiği anda kötü bir şey olduğu hissine kapıldım ama genelde koktuğumda yaptığım gibi şakaya vurdum. O zaman birlikte olduğum hayat arkadaşım, annesinde de böyle bir durum olduğu için biraz telaşa kapıldı ama ben yine dalgaya vurarak, ‘Benden böyle kolay kolay kurtulamazsın’ dedim. O gün rahmetli Prof. Dr. Üstün Korugan’la randevum vardı, ona gittim. Beni iyi bir cerraha yönlendirdi. Başarılı bir ameliyat geçirdim.”
Hem özel hem sosyal hem de iş hayatında zor günler yaşatacak olan kitle, Serra Yılmaz’ın kapısını, genç bir anne iken çalmış. Kitleyle yeni bir güne uyandığında tanışan Yılmaz o anı şöyle anlatıyor:“Bir sabah yatakta gerinirken fark ettim. Elime geldiği anda kötü bir şey olduğu hissine kapıldım ama genelde koktuğumda yaptığım gibi şakaya vurdum. O zaman birlikte olduğum hayat arkadaşım, annesinde de böyle bir durum olduğu için biraz telaşa kapıldı ama ben yine dalgaya vurarak, ‘Benden böyle kolay kolay kurtulamazsın’ dedim. O gün rahmetli Prof. Dr. Üstün Korugan’la randevum vardı, ona gittim. Beni iyi bir cerraha yönlendirdi. Başarılı bir ameliyat geçirdim.”
HASTALIK SÖZE DÖKÜLDÜĞÜ AN...
“Kendinizi mutlu ve enerji dolu hissederken aniden karşınıza böyle bir şey çıktığı anda hayatınız değişiyor ve birden bire hasta statüsüne giriyorsunuz. Bu beni psikolojik olarak çok etkiledi, çünkü fiziksel olarak hastalık kendinizi kötü hissetmenize neden olmasa da artık siz sinsi bir hastalığın pençesine düşmüşsünüz ve o eşiği geçmişsinizdir. Yani hastalık söze döküldüğü an insan çok tuhaf oluyor. Ölüm her zaman için bir tabu ve yüzleşilmeyen bir konu olduğundan, insanlar öleceklerine inanmaz ve ölümün hep başkalarının başına geleceğini düşünür. Kanserde de aynı duygu oluşuyor; ben de aynı duyguyu yaşadım. Kendimi o kadar enerjik ve sağlıklı hissediyordum ki; işte, soğukta da dururum, yalınayak oraya da giderim, 20 kilometre de yürürüm modundaydım. Özelikle benim İtalyan ailemde böyle bir mitos vardı. Hep doğayla iç içe, sağlık açısından çok iddialı yetiştiğim için birden bire kanseri kendime hiç yakıştıramadım.”
ÜZERİNİZDE ÖLÜMÜ TAŞIYORMUŞSUNUZ GİBİ BİR DUYGU
Altı kür kemoterapi ve radyoterapi gören Yılmaz, hastalık sürecinde önemli fiziksel zorluklar yaşadığını söylüyor. “Beni en olumsuz etkileyen şey, insanların kanser hastalarına bakışı oldu” diyen ünlü oyuncu, başa çıkmaya çalıştığı bu sıkıntıları ve kendisini yoran yaklaşımları şöyle açıyor: “Fiziksel zorluklar en kolay unutulan zorluklardır. Yani kendinizi nasıl kötü hissettiğinizi, nasıl midenizin bulanıp kustuğunuzu, halsizliğinizi, ağrılarınızı, acılarınızı çabuk unutuyorsunuz ama psikolojik sıkıntıları unutamıyorsunuz. Bence kanser sürecindeki en sıkıntılı şeylerden biri çevre. Çünkü özellikle ülkemizde insanlar tıp konusunda çok cahiller. Tıp konusundaki cehaletin şaşırtıcı kesimlerde olması daha da ilginç. Mesela adam mühendistir ama tıbbi cehaleti o kadar fazladır ki şaşırırsınız. O nedenle çevredekilere ‘Ben kanser oldum’ dediğinizde birden bire size karşı beden dilleri ve bakışları değişiyor ve bir anda sizden uzaklaştıklarını hissediyorsunuz. Sanki bulaşıcı bir şeymiş gibi. Bu durum sanki üzerinizde ölümü taşıyormuşsunuz gibi bir duygu yaratıyor insanda.”
DÜŞÜNCESİZLİĞİN SINIRSIZLIĞINI DAHA ÇOK GÖRDÜM
“İnsanlar bazen çok anlayışsız oluyorlar. Mesela bir arkadaşım telefonda, ‘Sana hormon tedavisi yapıyorlar mı?’ diye sordu. Ben ‘Hayır, çünkü hormon reseptörlerim negatif’ dedim. O da, ‘Aile dostumuz ikiz kardeşler kanserdi, hormon tedavisi yapılan yaşadı, yapılmayan öldü’ dedi. Şimdi, bu hasta insana anlatılır mı? İnsanlardaki düşüncesizliğin sınırsızlığı beni hep hayrete düşürmüştür ama hasta olunca bunu daha çok gördüm.”
İNSAN KANSER OLUNCA YALNIZLAŞIYOR
Araştırmalar, kanser hastalarının yaşadığı en önemli psikolojik sorunlardan birinin terk edilme ve yalnızlaştırılma korkusu olduğunu gösteriyor. Serra Yılmaz’ın parmak bastığı noktalar da araştırmaları destekler nitelikte:“İnsanlar sizden uzaklaşıyor, çünkü hasta olmadan önce çok iyi vakit geçirdikleri insanla eskisi gibi iletişim kuramıyorlar. İnsan kanser olunca yalnızlaşıyor, ben de bunu çok hissettim. Aslında bu durumlara çok üzülmemek lazım çünkü hayattaki birincil hakikat; zaten yalnızız. Bu tür insanlara gülüyordum çünkü onları daha iyi tanıyordum.”
ÖLÜMLÜ OLDUĞUMUZ HASTALIKLA SOMUTLAŞIYOR
“En çok yaralandığım olay ise şuydu: Adına bir mülk sahibi olduğum çok yakınımdaki bir kişi, birden bire ölümlü olduğumun farkına varınca endişeye kapıldı. Sanırım ‘Serra ölürse ne olacak?’ diye düşündü ve çeşitli belgelerle durumu değiştirmek istedi. Oysa ki ben hep ölümlüydüm, ölümsüz doğmadım ama ölümlü olduğumun bir hastalıkla ortaya çıkıp somutlaşması onlara belki de bir önlem alınması gerektiğini düşündürdü.Özellikle kemoterapinin etkileri sırasında da kelimelere dökmekte zorlandığım duygular yaşadım. Mesela akşam bir yere gidilecek ama ben katılamıyorum... Çevremdekiler; ‘Sen de çok nazlanıyorsun, abartıyorsun’ gibi laflar ederlerdi. Böyle şeyler insanı üzüyor. Sevindiğim tek şey, hastalığın özel ilişkimde bir yansımasının olmamasıydı. O zamanki hayat arkadaşımın çok büyük desteğini gördüm. Çok üzüldü, bana eşlik etmekte çok zorlandı ama çok iyi eşlik etti.”
BAZEN SÜRECİN UCUNU GÖREMİYORSUNUZ
“Beni üzen bir başka olaysa; vücudunuzda bir tümör var ama ameliyatla alındı, tümör alındığı anda aslında sağlıklı bir insansınız ama o hastalığı bertaraf etmek ve vücutta kalan bir şey varsa onu da yok etmek için yapılan tedavi sizi yine hasta ediyor. Yani tam ‘Kurtuldum, tümör artık yok’ dediğiniz anda başka bir süreç başlıyor ve sizi ileride bu hastalıktan korumak için yeniden hasta ediyorlar. Bunu kabul etmek zor oldu. Çünkü sürecin ucunu göremiyorsunuz ve ne kadar direnseniz de bir yerlerde ümidiniz kırılabiliyor.”
KENDİMİ SOKAKLARA ATTIM
Serra Yılmaz, iyice yorulup ümitsizliğe kapıldığı o kırılma noktasında sürecin ucunu görebilmek için kendisine bir hedef koymuş:“Ehliyetim olmasına rağmen araba kullanmayı bilmiyordum ama çok istiyordum. İlaçlardan çok hırpalanınca bir ara pes edecek ve bu sevdadan vazgeçecek gibi oldum. Ama sonra tamamen ona saplandım ve sevdamdan vazgeçmemeye karar verdim. Bu adeta tedavimin bitmesi ve hastalığı atlatmış olmanın sembolü gibiydi benim için. Ve son kemoterapiyi görüp, ilaçların etkileri geçtikten sonra ilk yaptığım iş, bir hafta trafikte eğitim görmek ve kendimi şehrin sokaklarına atmak oldu. Yani kendime araba kullanma hedefini koydum, ona odaklandım ve sonunda hedefe ulaştım. Tabii ki ümitsizliğe kapıldığım anlar oldu ama öyle durumlarda öleceğime hiç inanmadım.”
KANSER İNSANLARI ÖLÜMLE YÜZLEŞTİRİYOR
“Parmaklıklar Ardında dizisinde ortalık karıştığında sizin, yani dizideki Hayriye Abla karakterinin kanser olduğu dillendiriliyor ve ortam bir anda duruluyor. Oysa pnömoni ya da ülser olduğunuzu söyleseniz aynı etkiyi yapmazdı; sizce neden?” sorusuna Yılmaz’ın cevabı şöyle:“Çünkü insanlar ‘kanser, eşittir ölüm’ diye görüyorlar. Gerçi AIDS çıktıktan sonra bu anlamda kanser prestijinden çok şey kaybetti çünkü o daha ölümcül olarak algılandı. Ancak sonradan çıkan ilaçlarla durumlar yine eşitlendi. Yine de insanların bilinçaltında hep ‘kanser, eşittir ölüm’ düşüncesi var. Çevrelerinde kanserli birini görmek insanları birden bire ölümle yüz yüze getiriyor, onları korkutan da bu bence. O yüzden dünya işlerinden biraz kopuyorlar.”
MESELÂ KAFANIZA BİR SAKSI DÜŞEBİLİR...
Mesela çok matrak bir durum var, diyelim ki terminal, yani son aşamada olan kanser hastası bir arkadaşınızla berabersiniz. Sizinle onun arasında ayırt edici tek özellik şu: Onun süresi üç aşağı beş yukarı belli, sizinki belli değil. Ama siz onun yanından ayrıldığınızda, kapıdan çıkar çıkmaz ölebilirsiniz; mesela kafanıza bir saksı düşebilir... Yani ölmek için bin tane bahane var...”
KIZIM AYŞE’YLE BİZ KANSERİ YENERİZ
Yıllarca hastalığı hakkında hiç konuşmayan Serra Yılmaz, kızı Ayşe Yılmaz’la “Annemle Biz Kanseri Yeneriz” kampanyasının yüzü olmayı kabul etmelerinin nedenini, “Bir işe yarayacağı için kabul ettim” sözleriyle özetliyor. Kendisi gibi oyuncu olan kızının hastalığa tanıklığını ise şöyle ifade ediyor:“Kızım o günlerde annesine bir şey olacak diye çok korktu, bütün süreci beraber yaşadık. Elinden geldiğince bana yardımcı oldu. Kampanyada da beraberiz ama o Fransa’da yaşadığı için fazla katılamıyor. Şu anda 29 yaşında ve Ocak ayında ilk mamografisini çektirecek. O da kontrol altında olmak durumunda çünkü ağır bir irsiyet durumu var. Babaannesi ve annesi meme kanseri oldu, anneannesi yumurtalık kanserinden öldü, bir halası rahim, bir halası da bağırsak kanserine yakalandı.”
İYİ OLMAYI İSTEMEK
“Bu hastalıkta erken teşhis çok önemli, kampanyayla buna dikkati çekmek istedim. Kanser geçirmiş insanlar arasında büyük bir dayanışma var. Kansere yakalandığımda daha önce bu hastalıkla tanışmış arkadaşlarımdan yardım gördüm. Mesela bir arkadaşım o günlerde bana, “İyi Olmayı İstemek” adlı bir kitap getirdi. Amerikalı bir radyoloğun kitabıydı, o kitaptan çok etkilendim. Kitabın önerdiği yöntemlerden biri de oturup düşünmek ve ‘Neden kanser oldum?’ sorusunun cevabını bulmaktı.”
KANSER SUÇLULUK DUYGUSUNDAN KAYNAKLANIYOR
Araştırmalar, içe atılmış ve bastırılmış yıkıcı duyguların kanser oluşumunda etkili olduğunu gösteriyor. Serra Yılmaz, ‘Neden kanser oldum?’ sorusunun, ‘suçluluk duygusu’ adı altında genellediği ve ‘özelim’ dediği cevabını bulduğunu söylüyor: “O zaman çok düşündüm ve bir neden buldum. ‘Şundan dolayı kanser oldum’ dedim. Ama aradan yıllar geçti, bugün düşündüğümde o gün yaptığım değerlendirmenin hatalı olduğunu görüyorum. Tamamen başka bir nedenden kanser olduğumu, bunun büyük bir suçluluk duygusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Biri bana ‘Nedir o sebep?’ diye sordu. Ben yöntemi söylüyorum ama o yöntemde kendi hayatımın içinde ne buldum, o kimseyi ilgilendirmez, çünkü o benim özelim. Türkiye’de ve dünyada şu sırada her şey öylesine çığırından çıkmış durumda ve öylesine arlanmaz bir özel hayat teşhirciliği var ki insanlar böyle bir şeyi size sormakta beis dahi duymuyorlar. Oysa o çok bana ait bir şey. Ben hayatımda neden suçluluk duyuyorum, neden bunu düşündüm ve ne durumdayım kimseyi ilgilendirmez.”
SUÇLULUK DUYGUSU İNSANI ZEHİRLİYOR
Yılmaz’ın meme kanserine karşı kadınlara tavsiyesi ise şu: “Adet döneminden sonra kendi kendilerine meme muayenesini öğrenmelerini ve meme taramalarına katılmalarını öneriyorum. Ama her şeyden önemlisi olumsuz düşüncelerden uzak kalmaya çalışsınlar. Hakikaten suçluluk duygusu insan hayatını zehirleyen bir şey ama hayatta suçluluk duygusunu yükleyen o kadar çok şey var ki...”
YİNE GÜZEL ŞEYLER YAPMAK İSTİYORUM
Olumsuz duygularla yüzleşerek daha fazla hesaplaşılmaması gerektiğini vurgulayan Serra Yılmaz, son olarak geleceğe dair düşüncelerini ve projelerini “Bakalım, kısmet...” diyerek paylaşıyor:“Türkmax’daki Temel İçgüdü programım devam edecek, İtalya’daki tiyatro çalışmam Ocak’ta beşinci yılını dolduracak. Bu arada 2009 yılında Fransa’daki Türkiye yılı için bir tiyatro projesinde yer alacağım. İtalya’da yeni bir uzun metrajlı film bitirdim, geçenlerde filmimin 10 dakikalık bölümünü izledim, çok heyecanlandım. Film, Mart ayında çıkabilir durumda olacak, muhtemelen İstanbul Film Festivali’ne de girecek. Genç bir kadın yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması olan filmin çok uzun bir ismi var: Viktorya Meydanı’nda Bir Asansör İçin Medeniyet Çatışması... Bundan sonra biraz Fransa’da çalışmak istiyorum; bu hafta Paris’e gidiyorum. Gelecekte de güzel şeyler yapmak niyetindeyim ama bakalım, kısmet...”
Bu kanseri yeneceğim

Filiz AKIN kanser tedavisi sırasında yaşadıklarını anlattı
Solunum rahatsızlığım sırasında boynumda bir beze çıktı. Hem önemli olup olmadığını tahmin edemedim hem de gerçekten de artık çok sıkılmıştım ve doktora gitmek istemiyordum. Aile çevresinde gördüğüm doktorlara, arkadaşlarımıza gösterdim. "Önemli mi?" diye sordum. "Herhalde dişten, kulak burun boğazdan falan" dediler. Onlar öyle deyince, ben de çok takıntılı biri olmadığım için "İyi tamam" dedim. Demek önemsiz bir şey ve geçecek. Bir de bilirsiniz bazı insanlar vardır, boyunlarında hep daha büyük bezelerle yaşarlar ve pek de bir sorun olmaz. Ben de öyle bir şey diye düşündüm. Bir de bademciklerini aldırmış insanlarda bazen vücut kendini korumak için böyle bir takım şeyler yaparmış. Onun için ben de önemsemedim.
Dört ay oluyor galiba. Bir süre geçtikten sonra bezeler çoğalmaya başladı, ikincisi, üçüncüsü çıktı. 'Doktora gideyim' dedim ama araya bir şeyler girdi, pek hatırlamıyorum neden, hemen gidemedim. Bir doktora gittim, hatta MR'ye kadar girdim ama sonra çıktım.
O girdiğim MR çok sofistike bir MR'mış. "İyota alerjiniz var mı?" dediler. "Var" deyince, onlar çıkardılar. Benim de o gün çok başım ağrıdı, eve döndüm.
Hayatımdaki tek problemim baş ağrısıdır. Baş ağrısıyla uyanırım. 20-30 yıldır böyle. Ama o günlerde artık her gün olmuştu. Her gün ilaçlar alıyorum. Zaten diyordum kendi kendime "Bağışıklık sistemime bu ilaçlar ne yapıyor acaba?" Fakat başka türlü o ağrıyla yaşamama imkan yoktu.
İşte akupunkturlara gidiyorum, g-terapi diye bir şey var, ona gidiyorum. Her şeyi baş ağrısı üzerine kuruyorum yani. Bir müddet sonra bezeler daha yukarı doğru oluşmaya başlayınca karar verdim. Eşim dedi ki "Ben de uzun zamandır kulak burun boğaz muayenesi yaptırmadım, gel beraber gidelim.
Doktorlar: "Sizin burun arkasında devamlı boğazı faranjite çeviren bir yapınız var ama ben bunun daha çok reflüden olduğunu zannediyorum" dedi. Reflüyü biliyorsunuz şimdi pek bir moda, herkeste çıkıyor . Ama şaka bir yana, reflü bir sürü şeye sebep oluyor. Belki de benim hastalığım da öyle başladı.
Beni iğneli biyopsiye yolladılar. Boynumdaki bezelerden, ameliyatla değil, iğneyle çekerek örnek aldılar.
"Bunda da bir şey çıkmayacak" diyordum. Biyopsinin sonuçları için gece yarısı eşimi aradılar. Böyle gece yarısı bir telefon gelince işte o zaman şüphelendim. Sonunda ikinci bir iğneli biyopsiden sonra iyice emin olundu. Kötü hücrelere rastlandı. Fakat ne olduğuna karar verilemedi. Ondan sonra tahmin edebileceğiniz gibi büyük bir tetkik başladı.*
Belki gece yarısı telefonundan sonra ciddi bir şeyler olduğunu hissettiğim için çok şaşırmadım. Aslında doğru bir soru, oyuncular zaman zaman kendi kendilerine sorarlar "Başıma böyle bir şey gelse ne yaparım ne hissederim?" diye.. Gayet insani tepkiler bunlar. Çevremde işinin ehli, öyle iyi insanlar vardı ki çok kötü hissetmedim kendimi. Eskiden, düşünsenize kanser kelimesini duyduğunuzda "Eşittir ölüm" derdiniz. Bazı insan "Niye ben?" diye de isyan eder, haklı olarak. Ben isyan da etmedim çünkü kendi kendime dedim ki "Ben de normal insanlardan biriyim ve bana niye olmasın, benim özelliğim nedir yani?"
Tabii ki özeldir ama benim farkım nedir ki? "Herkesin başına geldiği gibi benim de başıma gelebilir" diye düşündüm. Sadece 'kanser' kelimesini sevmedim. Ee yakıştıramadım kendime tabii. Bir taraftan da içimde 'Bakalım belki de yanılıyorlardır' diye bir his vardı, onu da söylemem gerek yani.
Çok detaylı tetkikler yapıldı. Bayağı zor işler. Onları çok iyi göğüsledim. Zor bir süreç geçirdim. Ama her tetkikten neşeli çıkmaya çalıştım, moralimi iyi tutmak için uğraştım. Ben bu hastalığı komik tarafından almaya karar verdim. Nasılsa olmuş yani, yapacak bir şey yok, atlatmak zorundayım. 'Ben bu kanseri yeneceğim' dedim kendi kendime. Hâlâ da diyorum
BEN HER ZAMAN ŞÜKREDERİM

OĞLUMU ÇOK ÖZLEDİM
Bir buçuk yıl önce tiroit kanseri tedavisi gören Arzum Onan’ı en çok etkileyen oğlundan ayrı kalmak olmuş.
Tiroit kanserini Çernobil'in tetiklediğini düşünen sanatçı, erken teşhisin çok önemli olduğunu vurguluyor. Sanatçı bir ay radyoiyot tedavisi nedeniyle evde kimseyi görmeden yaşamış ve bu sırada oğlu Can'ı çok özlemiş.
Teşhisi önce eşi Mehmet ASLANTUĞ öğrenmiş. Metanetle karşılamış bu haberi. Eşi, hastalığı sırasında müthiş bir eş, sevgili, ağabey ve destekçi olmuş.Annesin de beş yıl önce böyle bir rahatsızlık olduğunu tamamen tesadüf eseri öğrenmiş. Oğlunun doğumundan sonra rutin kontrollerini çok dikkat ediyormuş. Geçtiğimiz yıl nisan ayında, rutin check-up'lardan birinde çıkınca 3-4 gün içinde ameliyat günü alınmış. Tiroidi tamamen alınmış. Radyoaktif iyot denen bir tedavi görmüş.
HERŞEYİN BETERİ VAR
Muhatap olduğu doktorlar o kadar rahatlatıcı, o kadar durumu izah eden insanlarmış ki, çok rahat etmiş.
“Herşeyin beteri olduğunu, onun için her daim halimize şükretmemiz gerektiğini düşünen bir yapım var.”diyor Arzum ONAN. Olabildiğince dik durmuş. Hastalığı öğrendikçe çok şükür demiş. Biyopsi sonucunu öğrenmeye hastaneye gittiklerinde Arzum ONAN dışarıda beklemiş, girmek istememiş. Mehmet ASLANTUĞ girmiş ve doktorla konuşmuş. Çıktığında bol virgüllü cümlelerinden kurmaya başlayınca bir şeyler olduğunu tahmin etmiş. “Biz bunu hemen halledeceğiz" demiş.
Oğlundan bir ay ayrı kalmış. Bir ay çok zor geçmiş. Evde bir ay kimseyi görmeden, dışarı çıkmadan yaşamış. Sadece çocuklar için değil yetişkinler içinde zararlıymış gördüğü tedavi. Annesi sanatçıyla on beş gün kalmış. Ama aynı evin içinde birbirlerine yaklaşmıyorlarmış.” Mehmet evde olsaydı çok zor olurdu, aynı ev içinde olup da birbirini görmeden yaşamak, ayrı odalarda olmak farklı bir acı olurdu. Geçen yaz korkunç bir yazdı.” diyor sanatçı.
Kanseri dualarla yendim

HERŞEY RABBİMDEN GELDİ
Yılmaz morgül Kanserle mücadelesinde yaşadıklarını şöyle özetledi.Bu hastalık Allah´tan geldi, şifasını da Allah verecek diyordum. Her hastalığın ayeti var. Beş yıl onları okudum´ diyen Yılmaz Morgül, amansız hastalıkla mücadelesini anlattı.
ALLAH'A YAKINLIK,HUZURUN KENDİSİDİR
Hastalığım Rabbim’den geldi. Şifasını da onun vereceğini biliyordum. Her hastalığa şifa olan ayetler var, Beş yıl boyunca onları okudum. Herkes ibadet etmeli. Allah’a yakınlık, huzurun kendisidir. Her günümü şükür ve niyazla geçirdim. Alah’dan başkasından şifa dilemedim ve çok şükür sağlığıma kavuştum.
BU HASTALIK ALLAH'TAN GELDİ, ŞİFASINI DA O VERDİ
Maneviyat ve dualarla yendim kanseri. Doktorlar, herkes tedavi için birçok şey yaptı. ´Bu hastalık Allah´tan geldi ama şifasını Allah verecek. Nasıl verecek? Dua ederek.´ dedim. Her hastalığın ayeti var. Onları okudum. Sürekli kendimi telkin ettim. ´Sen çok iyi olacaksın, muhteşem olacaksın´ dedim. Bir ara kemoterapi tedavisi gördüm. Saçlarımın bir bölümü döküldü, vücudumun derisi soyuluyordu artık. 1996-2000 yılları arasında durumum çok ciddiydi.
BESMELE ÇEKMEDEN HİÇBİR İŞE BAŞLAMAM
Benim günümün ve gecemin her adımında Allah vardır. Besmele çekmeden hiçbir işe başlamam. Uyandığımda gözlerimi açtığım için Allah´a şükür ve teşekkür dualarım vardır. Evimden çıkarken evimin korunması için okuduğum dualar vardır. Yıllardır televizyon kanalları ekranda ezan okumam için teklifler yağdırıyorlar. Benim inançlarıma ters. Bugüne kadar bunu yapan sanatçılar hep şov amaçlı oldu. Bana ters. Ama beni Türkiye´nin herhangi bir camisinde minareye çıkıp namaz okurken duyabilirsiniz. Ama görüntüleyemezsiniz. İstanbul´da da dört bir tarafta camilerdeyim.
Dinlediği Şiirler Ona ilaç Oldu

Savaş Ay için dinlediği şiirler, gırtlak kanseri ile savaşırken ona ilaç oldu.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde bir buçuk ay radyoterapi seansına giren Savaş Ay, her seans için kendi sesiyle şiir kasetleri hazırlamış. Kendi doldurduğu bu şiir kasetleri, seansların daha hızlı bir şekilde geçmesini sağlamış. Kendi bulduğu bu yöntemle, tedavi dönemini daha rahat geçirmiş. "Bir musibet olursa döner durur illaki beni bulur, o yüzden bu belalara sabretmeye alıştım, kanserle bir gün buluşacağımızı biliyordum diyen Ay; kanserle savaşan binlerce insan arasına böylece katılmış.
GIRTLAĞINIZI KONTROL ETTİRİN, KANSER OLABİLİRSİNİZ
SAVAŞ Ay'ın kanser teşhisi tesadüfen konulmuş. 1998 yılında programdan hemen sonra arayan doktor izleyicisi "Gırtlağınızı bir kontrol ettirin, kanser olabilirsiniz" demiş. Bu uyarının ardından hastaneye giden Savaş AY, testlerden sonra kanser olduğu gerçeğini öğrenmiş. Teşhisten sonra hemen tedavilere başlanmış. Tedavi sırasında sigarayı zoraki bırakmış. Ayrıca bir müddet konuşması bile yasaklanmış. Parasını sesiyle kazanan birisi için bu çok zor olsa gerek. Bu yasaklara uymadığı durumda gırtlağının alına bileceğini ve bir daha belki hiç konuşamayacağı gerçeği söylendiğinde üzüntüsünü ağlayarak değil belli bir noktaya bakarak belli etmiş.
Önceleri program nasıl devam edecek diye düşünen sanatçı, her hafta birisinin sunması için ünlü dostlarına rica etmiş. Hepsi teklife sıcak bakarak kabul etmiş ancak daha sonra buna gerek kalmamış.
HASTANE DE HEP MORAL KAYNAĞI OLDUM
Tedavi safhasında zorlandığını belirten Savaş Ay, “Acı vermiyordu desem yalan olur ama hastanede insanların hep moral kaynağı oldum” diyor. Cerrahi müdahalenin yerine, radyoterapi tedavisine başlamaya karar veren ünlü sunucu, İstanbul Tıp Fakültesi'nde radyoterapi başlamış.
HER TERAPİDE ÜNLÜ BİR KİŞİ YANIMDA HAZIR BULUNUYORDU
Radyoterapi tedavileri yaklaşık on dakika sürüyormuş. Bu süre bana bir ömür gibi geliyor diyen Ay, evde üç dakikalık şiir kasetleri hazırlamış. Kendi sesinden okuduğu şiirleri seansa girerken kulağına takıp tedavinin bitmesini bekliyormuş. Her terapiye bir ünlü de Savaş Ay’ın yanında refakatçi olarak hazır bulunuyormuş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)